Sultan-ul Evliya Şeyh Nâzım Kıbrısi Hz.

                                                     

Yirminci asrın yetiştirdiği İslam alimlerinden olan Şeyh Muhammed Nazım Adil El-Hakkanî, El-Kıbrısî Hazretleri 21 Nisan 1922’de Kıbrıs’ın Güney yakasında bulunan Larnaka kentinde dünyaya gelmiştir. Babası Ahmet Nazım Efendi’dir. Baba tarafından soyu Gavsu’l Azam Seyyid Abdulkadir Gey­lani ...

                                                     

Yirminci asrın yetiştirdiği İslam alimlerinden olan Şeyh Muhammed Nazım Adil El-Hakkanî, El-Kıbrısî Hazretleri 21 Nisan 1922’de Kıbrıs’ın Güney yakasında bulunan Larnaka kentinde dünyaya gelmiştir. Babası Ahmet Nazım Efendi’dir. Baba tarafından soyu Gavsu’l Azam Seyyid Abdulkadir Gey­lani Hazretleri’ne, Anne tarafından ise Mevlana Celaleddin-i Rumî (k.s.) Hazretleri’ne dayanmaktadır. Kendisi Mevlevî ve Kadirî tarikat ilimlerine sahip olmakla birlikte Silsileyi Nakşi­bendî’de 40. Şeyh’dir.

Çocukluğundan itibaren onda manevi hallerin varlığı fark edilmiş olup, çok zamanlar Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in ha­lası, Hala Sultan Hazretleri’nin* Kıbrıs / Larnaka’da bulunan Kabr-i şerifini ziyaret eder oradan hiç ayrılmak istemezdi. Ço­cukluk ve gençlik yıllarının geçtiği Larnaka’da ahali tarafından sevilen, ilgi gören bir gençtir.Kıbrıs’ta liseyi bitirdikten sonra (1940- Hicri 1359) iki ağa­beyi ve kız kardeşinin yaşadığı İstanbul’a üniversite tahsili için yerleşmiştir.Beyazıt’ta bulunan İstanbul Üniversitesi’nde Kimya Mü­hendisliği bölümünde ihtisas görmeye başlamıştır.(Hala Sultan Hazretleri: (Ümmül haram) Resullullahın halasıdır. 647 yılında Haz­reti Osman zamanında Kıbrıs’ta şehid olmuştur. Adına yaptırılan tekke ve türbe, Kıbrıs Rum tarafında ziyarete açıktır.)

Kimya bölümünde oldukça başarılı bir öğrencidir. Aynı zamanda Şeyhi Cemaleddin el-Alasunî Hazretleri (1955-Hicri 1375) ile hem şeriat ilminde ilerleyip, hem de Arapça lisanı öğ­renmiştir. Süleyman Erzurumî Hazretleri ile tanışıp Nakşiben­di yoluna girmiştir.Kendisinin çok defa İstanbul Sultanahmet camisinde, bü­tün geceyi tefekkürle geçirdiği görülürdü.

O yılları kendisi şöyle anlatıyor: “Orada, kalbime rahmet ve selamet geliyordu. Sabah na­mazlarını o camide, şeyhlerim Şeyh Cemaleddin el-Alasunî ve Şeyh Süleyman Erzurumî ile beraber kılıyordum. Beni eğiti­yor ve kalbime manevi ilim yerleştiriyorlardı. O zamanlar beni Şam’ın mübarek topraklarına çağıran birçok rüya gördüm fakat henüz şeyhimden izin yoktu.Birçok kez rüyalarımda Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) beni huzuruna çağırırken gördüm. Kalbimde her şeyi bırakıp Pey­gamberimiz’in mübarek şehrine göç etmek için derin bir arzu vardı.

Bir gün, kalbimdeki bu hasret çok yoğun olduğu bir za­man, Şeyhim Süleyman Erzurumî Hazretlerini gördüğüm bir zuhurat hasıl oldu.Şeyh Erzurumî Hazretleri gelip beni omzumdan salladı ve bana: “İznin şimdi geldi.Senin sırların ve manevi eğitimin benimle değil. Ben seni sadece emanet olarak tuttum, ta ki senin gerçek şeyhin olan Abdullah Dağıstanî Hazretlerine (ki benim de şeyhimdir) hazır olana kadar. O senin anahtarlarını tutuyor. Git onu Şam’da bul. Bu izin sana benden ve Peygamberimizden geliyor (Şeyh Süley­man Erzurumî, Nakşibendi tarikatının 313 büyük evliyasından biri idi).” Zuhurat bitmişti ve ben Şam’a gitme iznini almıştım.

Bu olayı söylemek için şeyhimi aradım. Onu yaklaşık iki saat sonra camiye gelirken buldum. Yanına koştum, bana kolla­rını açıp: “Oğlum, zuhurattan memnun musun?” dedi.Olan biten her şeyden haberdar olduğunu anladım. Bana: “Bekleme, hemen Şam’a doğru yola çık.” dedi. Adres veya baş­ka bilgi vermemişti, sadece Şam’da Şeyh Abdullah Dağıstani demişti.”

Üniversite eğitimini yarıda bırakarak ikinci dünya savaşının zor günlerinde manevi işaretlerle evliyalar sultanı Şeyh Abdul­lah Dağistanî Hazretleri’ni bulmaya Şam’a gitmek için İstan­bul’dan Halep’e trenle gelir. Ancak Fransızlar ve İngilizler o bölgede savaştıklarından yoluna devam edemez.

Humus’ta Halit Bin Velid türbesine gider, günlerini kendi­sine cami yanında verilen bir odada geçirir. Burada Şeyh Ab­dulcelil Murat ve Şeyh Seyit Es-Subayî Hazretleri’nin ilim ve irfan pınarlarından istifade etmiştir.1944’de bir ay kadar Trablus’da, Trablus müftüsüŞeyh Münir el-Melik’in yanında kaldıktan sonra mürşidini bulmak için Şam’a doğru savaşın zor şartlarına rağmen devam etmiş­tir.

Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî Hazretleri o zor günleri şöyle anlatıyor: “İstanbul’dan Halep’e trenle gittim. Oradan Şam’a geç­meye çalıştım ama mümkün değildi. Şam’ı işgal eden Fransız­lar İngilizlerin hücumuna hazırlanıyordu. Ben de Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sahabesi Halid bin Velid’in türbesinin bu­lunduğu Humus’a gittim. Türbeyi ziyaret edip camiye girdim ve namaz kıldım. Sonra yanıma bir kişi geldi ve bana şöyle dedi: “Akşam rü­yamda Peygamberimizi gördüm; bana ‘Torunlarımdan biri ya­rın buraya geliyor, onunla ilgilen’ dedi. Sonra bana senin nasıl olduğunu gösterdi. O kişinin sen olduğunu görüyorum.” dedi­ğinden o kadar etkilendim ki davetini kabul ettim.

Bana caminin yanında bir oda verdi. Orada bir yıl boyunca kaldım. Namaz kılmak ve Humuslu iki büyük alimin meclisle­rinde bulunmak dışında odamdan çıkmıyordum.

Bu alimler tecvid, tefsir, hadis ilmi ve fıkıh öğretiyorlardı. İsimleri Şeyh Muhammed Ali Uyun es-Sud ve Humus müftüsüŞeyh Abdülaziz Uyun es-Sud idi.

Aynı zamanda, iki Nakşibendi şeyhinden de manevi eğitim alıyordum. Bunlar Şeyh Abdülcelil Murad ve Şeyh Said es-Su­bai idi. Şam’a gitmek için can atıyordum.

Savaşın yoğunluğu yüzünden, önce Trablus’a, oradan Bey­rut’a, Beyrut’tan da Şam’a daha güvenli bir şekilde gitmeye ka­rar verdim.”

Şam’a geldiğinde Dağıstanî Hazretleri’nin evini bilme­mektedir. Bilâl-i Habeşi Hazretleri’nin makamı yanında Hayy el-Meydan bölgesinde Şeyhin evini arar. Aradığı Şeyh, Altın Sil­silenin 39. Şeyhi Büyük Şeyh Abdullah Dağistanî Hazretleri’dir (Türbesi Şam’dadır, 1891-1973).

Dayısı Silsilenin 38. Şeyhi Şerafettin Dağıstan Hazretleri’dir. Abisi Rus ordusunda general rütbeli bir cerrah olup, babası da hekimdir. Şeyh Muhammed Nazım Adil Efendi’yi himayesine almış olan Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hazretleri kendisin­den sonra Altın silsilenin 40. Şeyhi olacak olan talebesiyle bir araya gelmiştir.

Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî Hazretleri haya­tının dönüm noktası olan bu çok önemli günüşöyle anlatmak­tadır:

“Şeyhin evinin hangisi olduğunu bilmiyordum. O anda so­kakta dururken bir zuhurat hâsıl oldu. Şeyh evinden çıkıp beni içeriye çağırıyordu. Zuhurat bittiğinde sokakta kimseyi göremi­yordum. Fransız ve İngiliz bombardımanlarından dolayı etraf bomboştu.

Şeyhin evinin hangisi olduğunu bulmak için kalbime bakı­yordum. Sonra bir zuhurat daha oldu ve özel kapısı olan özel bir ev gördüm. Zuhurat bittiğinde, o kapıyı bulana kadar ara­dım. Kapıyı çalmak için yaklaştığımda Şeyh kapıyı açtı ve ‘Hoş geldin, oğlum, Nazım Efendi’ dedi.

Olağan dışı görünüşü beni cezbetmişti.Daha önce hiç böy­le bir şeyh görmemiştim. Yüzünden ve alnından nur akıyordu.

Kalbinden ve gülümseyen yüzünden sıcaklık geliyordu. Beni yukarıya, odasına çıkardı ve ‘Seni bekliyorduk’ dedi. Kal­bim onunla olmaktan çok mutluydu fakat Peygamber Efendi­miz’in (s.a.v.) şehrini ziyaret etmeyi de çok istiyordum.

Ona ‘Ne yapacağım?’ diye sordum. ‘Cevabını yarın vere­ceğim. Şimdilik dinlen’ dedi. Bana akşam yemeği ikram etti.” “Yatsı namazını onunla kıldım ve uyudum. Sabaha karşı beni teheccüd namazı için uyandırdı. Daha önce hiç bu namazdaki kadar güç hissetmemiştim. Kendimi ilahi huzurda hissettim.Kalbim giderek ona daha fazla bağlanıyordu. Sonra bir zu­hurat hasıl oldu ve namaz kıldığımız yerden gökyüzünün Ka­besi olan Beytü’l Ma’mur’a merdivenle tırmandığımı gördüm. Her adım bir makam idi ve her makamda kalbime daha önce hiç bilmediğim ve duymadığım bilgiler geliyordu.

Beytü’l Ma’mur’a varıncaya kadar kelimeler ve cümleler muhteşem bir şekilde bir araya geliyor ve yükseldiğim her ma­kamda kalbime veriliyordu. Orada, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) imam olduğu, namaza durmuş 124 000 peygamberi gör­düm. Onların arkasında safa durmuş Peygamberimiz’in (s.a.v.) 124 000 sahabesini gördüm. Onların da arkasında, Nakşibendî tarikatının 7007 evliyasını gördüm. Sonra diğer tarikatların 124 000 evliyasını saflar halinde namaza durmuş olarak gördüm.Hazreti Ebu Bekir’in hemen sağ yanında iki kişilik boş yer kalmıştı. Büyük Şeyh Efendi, o boş yere gitti, beni de oraya çek­ti ve sabah namazını beraber kıldık. Bu namazın tatlılığını daha önce hiç yaşamamıştım.

Peygamber Efendimiz namazı kıldırırken kıratının güzelliği tarif edilemezdi. Hiç bir kelime tarif edemezdi çünkübu ilahi bir şeydi. Namaz bitince zuhurat da sona erdi ve Şeyhim ben­den sabah namazı için ezan okumamı istedi. Sabah namazını kıldı, ben de arkasında kıldım.

23

Dışarıda iki ordunun da bombardımanlarını duyuyordum. Beni Nakşibendi tarikatına süluk etti ve bana ‘Oğlum, bizde müridimizi bir saniyede kendi makamına ulaştıracak kuvvet vardır’ dedi. Bunu söyler söylemez gözleriyle kalbime baktı ve gözlerinin rengi sarıdan kırmızıya, sonra beyaza, sonra yeşile ve siyaha döndü.Her renge ait bilgi kalbime aktıkça gözlerinin rengi deği­şiyordu. İlk renk sarı idi ve kalp haliyle alakalı idi. İnsanların günlük hayatlarıyla ilgili gerekli bütün bilgileri kalbime döktü. Sonra Hazreti Ali’den gelen 40 tarikatın ilminden, Sır Maka­mından kalbime verdi ve kendimi bu tarikatlarda üstad olarak buldum. Bu bilgileri aktarırken gözleri kırmızı idi.

Sırrın sırrı denilen üçüncümakam, sadece, Hazreti Ebu Bekir’den gelen Nakşibendî tarikatının şeyhlerine izin verilen makamdı. Bu makamdan kalbime verirken gözleri beyaz idi. Sonra beni gizli manevi bilgilerin olduğu gizli makama çıkardı. O anda gözleri yeşile dönmüştü.Daha sonra beni hiç bir şeyin görünmediği en gizli makam olan tam yok olma makamına götürdü. Bu arada gözlerinin rengi siyaha dönmüştü. Burada beni Allah’ın huzuruna çıkardı, sonra geri varlığa getirdi. Ona olan muhabbetim o anda o ka­dar yoğundu ki ondan ayrı kalmayı düşünemiyordum. Sonsuza kadar onunla beraber kalıp ona hizmet etmekten başka hiç bir şey istemiyordum.Sonra fırtına geldi ve sükuneti tehdit etti. İmtihan çok bü­yüktü. Bana, ‘Oğlum, halkının sana ihtiyacı var. Şimdilik sana yeterli olanı verdim. Bugün Kıbrıs’a git’ dediği an ümitsizliğe düşmüştüm.

Ona ulaşmak için bir buçuk sene geçirmiştim. Onunla bir gece kaldım. Şimdi bana, beş yıldır görmediğim Kıbrıs’a geri gitmemi emrediyordu. Bu benim için müthiş bir emir idi fakat tarikatta, mürit şeyhinin arzusuna teslim olmalı idi.Ellerini ve ayaklarını öpüp izin aldıktan sonra Kıbrıs’a git­mek için bir yol bulmaya çalıştım.

İkinci Dünya Savaşı sona yaklaşıyordu. Ulaşım yoktu. So­kakta bu düşüncelerle ilerlerken yanıma bir kişi geldi ve ‘Şeyh Efendi, vasıtaya ihtiyacınız var mı?’ diye sordu. ‘Evet! nereye gidiyorsunuz?’ dedim. ‘Trablus’a’ dedi. Beni tırına bindirdi ve iki gün sonra Trablus’a vardık. Oraya gelince, ‘Beni limana gö­tür’ dedim. ‘Niye?’ dedi. ‘Kıbrıs’a giden bir gemi bulmak için’ dedim. ‘Nasıl? Bu büyük savaşta kimse denizde seyahat etmi­yor ki!’ dedi. ‘Boş ver, sen beni oraya götür’ dedim. Beni limana götürüp bıraktı.

Şeyh Münir el Malik’in bana doğru geldiğini görünce yine şaşırdım. Bana şunları söyledi “Büyük dedenin sana karşı nasıl bir sevgisi varmış! Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yine rüyamda bana gelip ‘Oğ­lum Nazım geliyor, onunla ilgilen’ dedi.” Onunla üç gün kal­dım. Kıbrıs’a gitmem için bana yardım etmesini istedim. Dene­di ama savaş ve yakıt eksikliği yüzünden mümkün olmuyordu. Kayıktan başka hiç bir şey bulamadı. Bana, ‘Gidebilirsin ama çok tehlikeli’ dedi. ‘Gitmeliyim, çünkübu, şeyhimin emridir’ dedim.Şeyh Münir, kayık sahibine beni Kıbrıs’a götürmesi için çok yüklüpara verdi. Yola koyulduk. Normalde dört saatte gi­dilen yolu yedi günde aldık.

Kıbrıs’a adımımı atar atmaz kalbimde bir zuhurat hasıl oldu. Şeyhim Abdullah Dağıstanî Hazretlerini gördüm, bana şöyle dedi: ‘Oğlum, hiçbir şey seni, emirlerimi yerine getirmek­ten alıkoymadı. Dinleyip kabul etmekte çok başarılı oldun. Bu andan itibaren sana her zaman görüneceğim. Ne zaman kalbini bana doğrultsan, ben orada olacağım.

Ne zaman bir soru sorsan İlahi Huzurdan doğrudan ceva­bını alacaksın. Ulaşmak istediğin herhangi manevi makam, tam teslimiyetin sayesinde sana verilecektir.Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve bütün evliyalar senden memnundur.’ Bunu söyler söylemez onu yanımda hissettim ve o zamandan beri, beni hiç terk etmedi, her zaman yanımdadır.”

Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri, Kıb­rıs’ta İslamî eğitimi ve manevi terbiyeyi yaymaya başladı.

Maalesef bu zaman, dinin Türkiye’de kısıtlandığı bir za­mandı. Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısî Türk toplumunda ya­şadığı için orada da dini ibadetler kısıtlanmıştı. Ezanı Arapça okumak yasaktı. Doğduğu yere gittiğinde yaptığı ilk şey camiye gidip Arapça ezan okumak oldu. Hemen tutuklanıp bir haf­ta hapis yatmak zorunda kaldı. Serbest kalır kalmaz Lefkoşa büyük camisine gidip minaresinde ezan okudu. Bu olay, resmi makamları çok kızdırdı ve aleyhine davalar açıldı.

Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısî Hazretleri bu duruma tam tevekkül gösterip, mahkemeyi beklerken bütün Lefkoşa ve yakın köyleri dolaşıp minarelerden ezan okudu. Neticede, aley­hine toplam 114 dava açıldı. Avukatlar, ezan okumaktan vaz­geçmesini tavsiye etti fakat Şeyh Efendi, “Yapamam, insanların ezanı duyması lazım” diyordu.

Dünyada aleyhine 114 ayrı dava açılan başka bir İslam Âli­minin varlığı somut deliller ile halen bilinmemektedir. Davaların okunma günügelmişti. Eğer yargılanır ve suçlu bulunursa 100 yıl üzerinde hapisle cezalandırılacaktı. Aynı gün, Türkiye’den seçim sonuçları geldi: Adnan Menderes yeni başbakan seçil­mişti. Başvekil olarak ilk işi bütün camileri açıp Arapça ezan okunmasına izin vermek oldu. Bu olay, Büyük Şeyh Efendi­nin bir kerameti olmuş ve bu sayede Ezan-ı Muhammediye’nin okunması serbest bırakılmıştı.

Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri, Kıb­rıs’ın her yerini dolaştı, ardından Lübnan, Mısır, Suudi Arabis­tan ve daha birçok yeri ziyaret edip tebliğde bulundu ve tarikat esaslarını öğretti.

1952 yılında Şam’a yerleşip Büyük Şeyh Abdullah Dağıs­tanî Hazretleri’nin değerli müritlerinden Hâce Emine Sultan Hanımefendiyle evlendi. Bu izdivaçtan Hacı Nezihe Hanım, Şeyh Mehmet Efendi, Şeyh Bahauddin Efendi ve Hacı Rukiye Hanım isimlerinde çok güzide beş evlâtları dünyaya teşrif etti. Hatice adlı kızları 2 yaşındayken Hakk’a yürüdü.

Hâce Emine Sultan Hanımefendi, ehl-i beytten olup üstün ahlak ve edep timsaliydi. Babası, Büyük Şeyh Efendi’nin müri­di Abdullah Efendi, annesi Ayşe Hanımdır. Şeyh Muhammed Nazım Efendi Hazretleriyle 50 yıldan fazla evli kalan Hâce Emine Sultan Hanımefendi, ulvi sohbetleriyle hanım ihvanla­rın Nakşibendi tarikatın yolunda edep, usul, uslup ve manevi terbiyeleriyle ilgilenmiştir.

Nur Yumağı, Hatemü-l Enbiya, Kırk Sual, Bir Evliyalık Ra­hiyası, My Little Lore of Light, Muhammad, The Messenger of Islam, The Light of Muhammad gibi önemli kitapları kale­me alınmıştır.

Şam’da hayatlarına devam edip her sene Recep, Şaban ve Ramazan aylarında ailesi ile beraber Kıbrıs’ı ziyarete gidiyordu. Hakikatler padişahı Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî, aldığı icazetle 1970’ten itibaren İslâm’ı yaymak için sürekli ola­rak seyahat etti.Çok iyi derecede İngilizce bildiğinden, batılıların meraklı sorularına karşı olağanüstü cevaplar vererek onların hayretler içerisinde kalmasına ve çoğunun İslam’la şereflenmesine vesile olmuştur.

Her sene Kıbrıslı hacı kafilesine lider olarak Hacc’a giderdi. Toplam 27 kez Hacca gitmiştir.Bir keresinde, Büyük Şeyh Efendi, Şam’dan Halep’e yürü­yerek gitmesini ve her köyde durup iman, tasavvuf ve Nakşi­bendiliği yaymasını istedi. Yaklaşık 400 km yolu gidip gelmek bir yıldan fazla zamanı almıştır. Bir iki günlük yürüyüşten sonra bir köye varıyor, insanlara tebliğde bulunuyor, Nakşibendi tarikatını yaymak ve zikir yap­tırmak için orada bir hafta kalıyor sonra diğer köye gitmek için tekrar yola koyuluyordu.

Büyük Şeyh Efendi Hazretlerinin isteği ile Şeyh Nazım El-Hakkani Hazretleri Kıbrıs adasını adım adım dolaşmış her gittiği yerde o kadar tanınmış ve çok sevilmiş ki ismi “Şeyh Na­zım Yeşilbaş” olarak bilinir.

Altın Silsilenin 39. Büyük Şeyhi Şeyh Abdullah Dağıstani Hazretleri, Altın Silsilenin 40. Şeyhi olarak Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî, El Kıbrısî Hazretlerine Nakşibendilik yolunun talim ve terbiyesini ihvanlara göstermek üzere izin ve­rip, mezun kılıp Peygamberimiz’in emri üzere vazifelendirerek 1973 senesinde Ramazan ayının 4. günüHakk’a yürümüştür.

Makamı Şam’dadır. Şey Muhammed Nazım Adil El-Hak­kanî 1974’ten itibaren Avrupa’yı ziyarete başlamıştır. 1974 yı­lında Ehl-i sünnet vel cemaat itikadını gözeten ilk Nakşibendî dergâhı Londra’da bizzat açmıştır.

1986’da uzak doğu seyahatini gerçekleştirmiş ve Brunei, Malezya, Singapur, Hindistan, Pakistan ve Sri Lanka’yı ziyaret etmişlerdir. Buralarda da sultanlar, başkanlar ve umum halk ta­rafından heyecan ve coşkuyla karşılanmış, büyük ikram ve ilti­fatlarda bulunulmuştur.1991’de Amerika seyahatine çıkmış ve 15 eyalet dolaşmıştır. Bu esnada değişik din ve inançlardan birçok kişiyle görüşmüş ve bunun neticesinde Kuzey Amerika’da Nakşibendî tarikatına ait 15 merkez açmıştır.

İkinci ziyaretini 1993’te yapmış ve yine birçok yeri dolaş­mıştır. Sayesinde, Kuzey Amerika’da 10 000 kişi Müslüman olup Nakşibendî tarikatına girmiştir.

Türkiye’de başta İstanbul, Ankara, Konya, İzmir olmak ü­zere birçok ilde; köy köy, kasaba kasaba seyahatlerde bulun­muştur.Başta Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri, Yahya Trabzonî Hazretleri gibi birçok türbe, makam, cami, tarihi ve manevi yerleri ziyaret etmiştir.Ziyaret ettikleri yerlerde ulvi sohbetlerde bulunaraktan her seviyedeki insanların gönlüne hitap etmiş ve dinleyicilerin Nak­şibendi tarikatına girmelerine vesile olmuştur.O yıllarda Türkiye’de bulunan İslamî baskıların yıkılması için manevi himmetleri olmuş ve dualarda bulunmuştur.

90’lı yıllarda Hacı Mustafa Türabı Hoca Efendi ile yolları birleşmiş, bugün Üsküdar Beylerbeyi Sarayı karsısına denk dü­şen tarihi Ahmet Bedevî Tekkesi’nin tekrar inşa edilip bugün­kühalini almasına vesile olmuştur. Şimdiki “Beylerbeyi Bedevi Tekkesi”dir.

Kurmuş olduğu İstanbul Eğitim Vakfı (İSTEV) ile gençle­rin ve bilhassa yardıma muhtaç çocukların yetişmesine, toplu­ma kazandırılmasına katkıda bulunmuştur.

Yine o yıllarda Hüseyin Hıfzı Aşevi’nin kurulması ile ihti­yaç sahibelerine erzak ve gıda tedarikini sağlanmıştır. Beykoz İlçesinde bulunan Akbaba Sultan köyünde dergâh açmış, Şeyh Muhammed Mehmet Efendi’yi halifesi olarak İstanbul’da vazi­felendirmiştir.

Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde şehirlerde dergâh­lar kurdurmuş, zikir ve tasavvuf ehlinin yetişmesine öncülük etmiştir. Dünyanın dört bir yanında, milliyet gözetmeksizin imarethaneler ve dergâhlar açılmasına öncülük etmiştir.

Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri­nin Refikası Hâce Emine Sultan Hanımefendi 16 kasım 2004 (1931-2004) yılında Hakk’a yürümesinden sonra Hâce Emine Adil isminin verildiği, Güzelyurt- Lefkoşa arasında büyük bir cami inşa ettirilerek 24 Kasım 2012 tarihinde hizmete açılmış­tır.

Üstün ahlak ve manevi hallere sahip olan Şeyh Muham­med Nazım Adil El Hakkani Hazretleri zamanının çoğunu,ilim, irşat, tebliğ ile geçirmiştir. Bu yolda yurt dışı seyahatleri düzenlemiştir, dünya üzerinde gitmediği ülke, şehir sayısı çok azdır. Diğer yandan Lefke’de bulunan dergahını dünyanın dört bir yandan ziyaret eden misafirleri ile yakından ilgilenir ve soh­betlerde bulunurdu.

Kendisi Osmanlı İmparatorluğu hüviyetine sahiptir. Bu anlamda son Osmanlı şeyhlerindendir. İslam’ın kitlelere ulaş­tırılmasında Osmanlı tebaasını ve tasavvuf esaslarını dikkate almıştır.

Lefke’deki dergâhı imparatorluk tebaasını, tarikat ve tasav­vuf yaşamını günümüze taşıyan eşsiz bir örnektir. Yetmiş mil­leti bir araya İslam sancağı altına toplamıştır. Derin bir Osmanlı tarihi bilgisine sahiptir.

Osmanlıca dilinin okutulmasına çok önem vermiştir. Kur’an-ı Kerim ve hafızlık eğitimi için Hakkani Adil medrese­sini kurdurmuştur. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’nin himmetleri üzerine 2014 yılında Osmanlıca Dili hükûmetin aldığı karar ile tekrar okullarda ve üniversitelerde ders olarak okutulmaya başlanılmıştır.

Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’nin sadece tarikat şeyhi yönünüele almak eksik olur. Tarih, sosyo­loji, ekonomi ve felsefe üzerine ciddi bir bilgi birikimi olup, bu anlamda entelektüel sermayesi oldukça geniştir.

Ekonomik kriz ve çözümüile ilgili verdiği sohbet ve beya­natlar, iktisadi yönden incelenmesi gereken önemli bulgulardır. Filozofvari fikirleri ile benim diyen düşünürlere yol gösteren bir liderliği vardır. Çağımızın içerisinde bulunduğu karmaşık­lığa ışık tutacak sentez ve yorumları ile İslam’ın hızla dünyada yayılması için mücadele etmiştir. Ömrünüümmet-i İslam’a İ’la-yı Kelimetullahı tebliğ için sarf etmiştir.

Diğer önemli özelliklerinden birisi de derin İslamî bilgisi, İngilizce, Arapça, Almanca gibi dilleri iyi bilmesidir.Seyahatlerinde birçok gayrimüslimin, yüce dinimiz İslam’la ve ardından Nakşibendi tarikatı ile şereflenmelerine vesile ol­muştur. Bu özelliği basın-yayın kuruluşlarının dikkatini çekmiş, dünya kamuoyunda Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika kıtalarına yaptığı ziyaretlere yer verilmiştir.

Hazret bu konu üzerine katıldığı mülakat ve söyleşilerde, “Tevfik ve hidayet Allah’tan, biz vesileyiz” diye buyurmuşlardır.

Altın Silsilenin 38. Büyük Şeyhi olan Şeyh Şerafettin Da­ğıstanî Hazretleri 1922 yılında Bursa’da Güneyköy’de verdiği bir sohbetinde “Evlatlarımdan biri çok Hristiyan’ı Müslüman yapacak, O henüz daha doğmamıştır.

Onun ayak numarası 42’dir” buyurur. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani’nin aynı yıl Kıbrıs/Larnaka’da dünyaya teşrif etmesi üzerine Şeyh Şerafettin Hazretleri Güneyköy’de; “O evladım doğdu” deyip, Kıbrısî El Hakkanî Hazretleri’nin doğumunu müjdelemiştir.

Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî Hazretleri zahi­ren 27 kez hacca gitmiş, sonraki yıllarda yaşının ilerlemesi üzere kutsal topraklara gidememiştir.Biiznillah keramet halidir ki Lefke dergâhında iken hac va­zifesini tamamlamak üzere kutsal topraklarda bulunan sevenle­ri, Kâbe-yi Muazzama’yı tavaf esnasında kendisini gördüklerini birçok kez ve farklı zamanlarda beyan etmişlerdir.Dünyaya ve dünya hayatına tenezzül etmeyip ebediyeti, sonsuzluğu dilemiştir. Hiç kimseden dünya için bir talepte bu­lunmamıştır. Ahir ömrünü mütevazi bir hayatla geçirmiştir.

Evliyalar uzağı yakın gösterir buyurarak yetmiş senelik ömrünü Hazreti Mehdi (a.s.)’ın gelişini bekleyerek geçirmiş, müridlerini o kutlu geliş için hazırlamaya gayret göstermiştir. Mehdi (a.s.)’ın gelişi ile tüm tarikatların kalkacağını ve herkesin Rabbanî yolunda olacağını müjdelemiştir.Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri 41 tarikattan icazetli olup, 41 tarikatın Şeyhidir.

Vefatından bir kaç yıl önce manevi işaret üzere oğlu Şeyh Muhammed Mehmet Adil El Hakkani Hazretlerini bu yolun öğretilerini yapması ve yaptırması üzere kendinden sonrası için vazifelendirmiştir.

Ömrünün son bir kaç yılında,

Merhaba ey Şah-ı Merdan, Yârân’ınız size hayran

sözleri ile Şah-ı Merdan sohbetlerine başlamıştır. Âlemi mana­da Resul-üZişan Efendimiz’in (s.a.v.) “İlmin kapısı” diye hitap ettiği Ali Bin Ebu Talip (r.a.) Hazretleri’nin manevi sohbetle­rinde bulunmuştur. İlerleyen yaşına ve sağlık sorunlarına rağ­men sohbetlerine devam etmiş ziyaretçileriyle yakından ilgilenmişlerdir.Önemli devlet adamları, sultanlar, politikacılar, ülke liderle­ri, siyasiler, Lefke dergâhında hazreti ziyaret edip hayır duaları­nı talep etmişler ülkelerinin yönetiminde Sultanımızın fikirleri­ne ehemmiyet vermişlerdir.Meşâyıh-ı kiram yanı kendi yaptıklarını hiçbir zaman büyük görmez. Hâlbuki Şeyh Efendi binlerce, on binlerce, yüz binler­ce insanın hidayetine vesile olmuştur. O bile tevazudan dolayı “Biz bir şey yapamadık” buyurmuşlardır.

Ülkemizde birçok can ve mal kaybına neden olan Marmara depremine vurgu yapmış, 1998 ve 1999 yıllarında deprem ger­çekleşmiştir.Orta Doğu’yu kasıp kavuran Arap baharını ve bundan et­kilenecek ülkeleri tek tek belirtmiştir. Şili’de Ekim 2010 yılında maden faciasında göçük altından 69 gün sonra sağ kurtulan madencilerin, sonrasında Kıbrıs’a gelip Şeyh Efendi Hazretle­ri’ni göçük altındayken gördüklerini ve yardım aldıklarını beyan etmeleri, tüm dünya medyasında yankı bulmuştur.

Birçok kez “Hilafet sancağının düştüğüyerden kalkacağı­nı, vaktin sahibinin gelip emanetini alacağını” belirtmiş, “Ced­dimiz Fatih Sultan Mehmet Han yadigârı Ayasofya’nın tekrar ibadete açılacağını” müjdelemiştir.Yine 90’lı yıllarda devleti yönetmekle vazifeli hükû­met ve meclis üyelerinin, Milenyum denilen 21. Yüz­yılın başlaması ile bir tanesinin dahi devlet yönetiminde kalmayacağını, yepyeni bir neslin geleceğini, İslam’a hürmet edenlerin yönetimde olacağını müjdelemiştir.

Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’ne özellikle yabancı uyruklu sevenleri, Şeyh’in kendilerine göster­miş olduğu sevgi, muhabbet ve hoş görüsünden dolayı ceddi olan Mevlana Celalettin Rumi Hazretleri’nden esinlenerek kısa­ca Mevlana (Mevlana Şeyh Muhammed Nazım Adil Hakkani) ismi ile hitap etmektedirler.Asya ve Arap kökenli sevenleri, Şeyh Efendi’nin Hakk üze­re olmasından dolayı El-Hakkanî (Şeyh Muhammed Nazım El- Hakkani) ismiyle hitap etmişlerdir.

Türkiye’de ise Kıbrısî (Şeyh Muhammed Nazım Adil El-Kıbrısi) Hazretleri olarak bilinmektedir. 7 Mayıs 2014 (Hicri 1435) tarihinde güneşin zeval noktasında İrtihal-i Dâr-ı Bekâ’ya, Rahmet-i, Rahman’a, yani en sevgiliye kavuşmuştur.Vasiyeti üzere mübarek na’şı şerifleri ebedi istirahat hanesi­ne bekletilmeden ikindi namazını müteakip uğurlanmıştır. Ma­kamı Lefke dergâhı içerisindedir. Dünyanın her tarafında bu güzel yol insanlara nur olarak, hidayet olarak, bereket olarak devam edecektir. Bu yola tabi olan saadet ehlindendir.

Sohbetlerinden nasiplenmek için ziyaret edebilirsiniz 

http://saltanat.org/videos.php

İncele

Sultan-ul Evliya Şeyh Nâzım Kıbrısi Hz. Bu Kategoride Ürün Bulunmamaktadır!